The Book Thief (2013) – Film İncelemesi

Savaş, azrail, kitaplar ve küçük bir kız çocuğu

Markus Zusak‘ın aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan The Book Thief (Kitap Hırsızı), erkek kardeşi gözlerinin önünde ölen ve annesinin siyasi görüşleri sebebiyle evlatlık olarak başka bir aileye verilen küçük kız Liesel’ın İkincİ Dünya Savaşı ortamında hayata tutunma çabasını anlatan bir savaş draması. Başrollerde Geoffrey Rush, Sophie Nelisse ve Emily Watson gibi isimleri izlediğimiz film, Nazi rejiminin tüm acımasızlığıyla hüküm sürdüğü 1940’lar Almanya’sının acımasız ve karanlık atmosferini, Alman vatandaşlarının gözünden bizlere aktarıyor. Bu yokluk, baskı ve savaş ortamında kurtuluşu kitaplarda bulan Liesel, temizliğe yardıma gittiği valinin evinden kitap çalarken, üvey anne ve babasının evin bodrumunda sakladığı bir Yahudi olan Max ile de sıradışı bir dostluk kuruyor. Devlet yetkilileri tarafından teslim edildiği yeni ailesi ile kısa sürede bağ kurmayı başlayan Liesel, savaşın karanlık ve korkutucu atmosferinde hayatta kalmaya çalışıyor.

Oldukça karanlık ve dramatik bir görüntü yönetimi ile kurgulanan filmde Rush, Watson ve Nelisse oyunculukların hakkını veriyorlar. Müzikleri John Williams tarafından bestelenen yapım, İkinci Dünya savaşına Almanların gözünden bakan az sayıda filmden birisi olmayı da başarıyor. Zusak’ın kitabına olabildiğince bağlı kalan film, savaş dramalarını sevenler için kesinlikle kaliteli bir seyirlik. Küçük bir kız çocuğunun gözünden savaş, ölüm, dostluk, aile ve yokluk gibi kavramları sorgulayan film 1938’den savaşın bitimine kadar olanları arka planda anlatarak kronolojik bir seyir de izliyor. Max’ın ve kasabadaki Yahudilerin yaşadıkları üzerinden soykırım konusuna da değinen film, Alman halkının o dönem yaşadığı akıl tutulmasını ve faşist bir diktatörü nasıl olup da böyle izleyebildiklerini de üstünkörü de olsa anlatıyor.

Nispeten uzun süresi, boğucu atmosferi ve zaman zaman düşen temposu ile bazı izleyiciler için sıkıcı olabilecek film, savaş dramalarını sevenler için izlenesi bir yapım. Film vurucu finali, ölüm (Azrail) üzerinden gerçekleştirdiği anlatısı ve yer yer güldüren sahneleri ile izleyiciyi kendisine bağlamayı başarıyor. Şu haliyle filmin ne soykırım üzerinden gişe damıtmaya çalıştığını, ne de Alman halkının masumiyetini savunduğunu söylemek güç.  Küçük kız Liesel üzerinden ve Azrail’in ağzından gerçekleştirilen bir anlatı ile yaklaşık 6-7 senelik bir zaman dilimini bizlere aktaran, Zusak’ın kitabını beyaz perdeye aktarmaya çalışan, bence süresi haricinde çok da kusuru olmayan bir yapım olduğu söylenebilir. Bu tarz filmleri sevenler vakit ayırmalı. Benim puanım 7.5/10.

Herkese iyi seyirler.

 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.