Adalet / Mahkeme Temalı Film Tavsiyeleri
Adalet / Mahkeme / Hukuk Temalı Filmler
Herkese merhabalar,
Başlıktan da anlaşılabileceği gibi, bu yazımda sizlere mahkeme / adalet / hukuk temalı film tavsiyeleri ve incelemeleri sunmaya çalışacağım. Türkiye’de bu tarz yapımlar daha nadir olsa da, avukat ve savcıların kıran kırana çarpıştığı ve jüriyi etkilemek için uğraştıkları Anglo-Sakson ülkelerinde bu filmler çok daha fazla bulunabiliyor. Bazı filmlerin çok etkileyici mahkeme ve adalet süreçleri, seyirciyi içine çekebiliyor. Bu yapımları sevenler için uzun ve detaylı bir dosya hazırlayacak ve sık sık güncellemeye çalışacağım. Sizlerin de adalet / hukuk / mahkeme temalı film önerileriniz varsa yorum yaparak içeriği zenginleştirebilirsiniz.
My Cousin Vinny (1992)
1992 yılında sinemalara teşrif eden My Cousin Vinny, komedi unsurları da taşıyan bir hukuk filmi. Karate Kid filminden tanıdığımız Ralph Macchio, Joe Pesci ve güzelliğinin zirvesinde bir Marisa Tomei barındıran film, haksız yere adam öldürmekle suçlanan kuzenini savunmak için hayatında ilk kez duruşmalı bir davayı üstlenen avukat Vinny Gambini’nin (Pesci) hikayesini anlatıyor. Normalde trafik kazası vb. kişisel yaralanmalar üzerinden tazminat kovalayan sıradan bir New York avukatı olan Vinny, Alabama‘dan bir telefon alır. Genç kuzeni Bill (Macchio), Alabama’dan arabasıyla geçerken alışveriş yaptığı bir marketteki kasiyeri öldürmekle suçlanmaktadır. İdam cezasının aktif şekilde uygulandığı eyaletlerden biri olan Alabama’daki kuzenini kurtarmak için yola çıkan Vinny, nişanlısı Mona Lisa (Tomei) ile birlikte kasabaya gelir. Bir yandan güneyli ve taşra yaşamına uyum sağlamaya çalışmalı, bir yandan da maddi sıkıntıların üstesinden gelmeli ve ilk kez duruşmalı bir davaya çıkmanın inceliklerini öğrenmelidir. Pesci’nin performansı ile öne çıktığı ve Tomei’nin en iyi kadın yardımcı oyuncu Oscar’ını kucakladığı My Cousing Vinny, komedi ve dramayı dengeleyen yapısı, seksenlerin sonu ve doksanların başını harmanlayan prodüksiyonu ve muhteşem güzellikteki Tomei’yi barındıran sahneleri ile izlenesi bir film. Mahkeme yargıcı rolündeki usta faktör Fred Gwynne’in performansını da es geçmemeli. My Cousin Vinny, izleyenleri hem güldürecek, hem de mahkeme sahneleri ile kitleyecek nitelikli bir yapım.
A Time to Kill (1996)
Joel Schumacher‘in yönetmen koltuğunda oturduğu, Matthew McConaughey, Sandra Bullock ve Samuel L. Jackson gibi yıldız isimleri kadrosunda barındıran A Time To Kill, ABD’nin güney eyaletlerinden Mississippi’de işlenen bir cinayeti işleyen başarılı bir hukuk draması. Kızına tecavüz edip darp eden iki beyazın serbest kalmasına sinirlenen siyahi bir baba bu adamları mahkeme salonunda öldürür. Büyük infiale neden olay sonrasında siyahi babayı (Jackson) savunmak genç ve hırslı avukat Jake Brigance’a (McConaughey) kalır. Karşısında hırslı bir savcı, ırkçı çeteler ve büyük bir kamuoyu baskısı varken Brigance müvekkilini savunmak için tüm kariyerini ortaya koymak zorundadır. Donald Sutherland ve Kiefer Sutherland gibi yıldız isimleri de yan rollerde barındıran A Time to Kill, başarılı mahkeme sahneleri ve yüksek drama dozu ile kaliteli bir seyirlik. Bir edebiyat uyarlaması olan filmi türün sevenlerine şiddetle tavsiye ediyorum.
12 Angry Men (1957)
Adalet, hukuk temalı filmlerden belki de en popüleri diyebileceğimiz 1957 tarihli 12 Angry Men, bir tiyatro oyunu uyarlaması. Sidney Lumet‘in yönettiği siyah-beyaz film, bir Hollywood efsanesi olan Henry Fonda‘nın inanılmaz performansı ve sadece tek bir ortamda çekilen sahneleri ile izleyiciye inanılmaz bir deneyim vaat ediyor. Bu filmde esasında hiç bir mahkeme salonu sahnesi olmadığını belirtmeliyiz. Zira filme de ismini veren 12 adam, esasında jüri üyeleri. Tüm film jüri üyelerinin bir gencin babasını öldürmek ile suçlandığı davaya ilişkin karar almak üzere yaptıkları toplantıdan ibaret. Filmin başında kolay ve standart bir jüri toplantısı gibi görünen buluşma, jürilerden birinin “ya bu genç suçsuzsa” sorusunu sormasıyla ilginç bir hal alıyor. Yönetmen, her bir jüri üyesinin karakterini ve psikolojisini başarılı bir şekilde yansıtıyor. Delil ve ifadelerin incelenmesiyle ara ara gerçekleştirilen oylamalarda, jüri üyelerinin hükümlerindeki değişim ve kararsızlıklar adalet sisteminin işleyişi ve insan doğasına ilişkin olarak izleyiciyi de çeşitli sorgulamalara itiyor. Hem bir hukuk filmi olarak, hem de tek mekanda geçen filmler arasında en iyilerden biri olan 12 Angry Men, sinemaseverlerin mutlaka izlemesi gereken bir yapım. Karizmatik ve başarılı performansı ile Henry Fonda’nın da kanımca en iyi performanslarından biri.
The Reader (2008)
The Reader, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında geçen bir drama. Savaş sonrası genç bir adamken kendisine yardım eden ve kendisinden yaşça büyük bir kadın olan Hanna ile fiziksel ve duygusal bir ilişki yaşayan Michael, bu kadınla bağlantısını bir süre sonra yitirir. Savaş sonrasında tramvay biletçisi olarak çalışan Hanna (Kate Winslet) ve genç Michael (David Kross) arasındaki ilişkinin önemli dinamiklerinden biri, Michael’ın Hanna’ya kitap okuduğu anlardır. Michael, yıllar sonra hukuk öğrencisi iken devam savaş sonrası yargılamalarında Hanna’yı görür. Hanna savaş yıllarında toplama kamplarında kadın gardiyan olarak görev almıştır ve sanık sandalyesindedir. Michael’ın tüm çabasına rağmen Hanna mahkum edilir ve hikayenin ikinci kısmı başlar. The Reader izleyiciyi duygusal bir ikileme sürükleyen, doğrudan bir adalet / mahkeme filmi olmasa da savaş sonrası yargılama süreçlerine ilişkin önemli sahneler barındıran bir film. Hanna rolündeki Kate Winslet rolünün hakkını tam anlamıyla veriyor ve bu filmdeki rolüyle en iyi kadın oyuncu Oscar’ının da sahibi oluyor (2009). Finale doğru drama dozu oldukça yükselen The Reader, hem dönem filmlerini hem de hukuk dramalarını sevenler için kaliteli bir seyirlik olarak göze çarpıyor.
A Few Good Men (1992)
Tom Cruise, Demi Moore, Jack Nicholson, Kevin Bacon, Cuba Gooding Jr ve Kiefer Sutherland gibi yıldızlar geçidi bir kadroya sahip olan A Few Good Men, bir askeri mahkeme (Court Martial) filmi. ABD’nin Küba’daki bir deniz piyade üssünde, performansı düşük olan ve birlik içerisinde göze batan Santiago adında bir asker ölü bulunur. Santiago’nun ölümü ile ilgili olarak tutuklanan iki askeri savunmak için avukat teğmen Daniel Kaffee (Cruise) görevlendirilir. Kaffee, mahkeme deneyimi olmayan, daha ziyade duruşma öncesi uzlaşmalar ile düşük cezalar almayı amaçlayan tembel ve rahatına düşkün bir karakter olarak bilindiğinden bu davada sanıklarının suçunu itiraf etmesi ve düşük bir ceza ile askeriyeden ihraçları için görevlendirilmiştir. Fakat Kaffee dosyayı inceledikçe üste yaşananların iki tutuklu askerin kendi inisiyatifleri ile gerçekleştirdikleri bir eylem olmadığını görür. Suçu kabul ederek uzlaşma reddedilir ve olay duruşmalı askeri mahkemeye dönüşür. Küba’daki üste yapılan görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla Santiago ile ilgili “kırmızı kod” verilmiştir. Bu gayri resmi bir disiplin cezasıdır ve birlik askerlerinin performansı düşük arkadaşlarını darp etmeleri ile gerçekleştirilmektedir. Emrin kimden geldiğini anlamak için soruşturmasını derinleştiren Kaffee, üssün komutanı sert ve disiplinli asker Albay Jessup ile karşı karşıya gelir. Rütbeler, deliller, askeri mahkemenin saygınlığı ve soruşturmanın akıbeti izleyiciyi ekrana kilitleyecektir. İyi bir askeri mahkeme filmi olan A Few Good Men, 4 dalda Oscar ödüllerine aday olmuş bir yapım. Mahkeme ve soruşturma sahneleri oldukça etkileyici. Nicholson’un duruşmadaki oyunculuğu şapka çıkarılacak cinsten. Hala izlemediyseniz bu doksanlar hukuk dramasına mutlaka şans vermelisiniz.
Hart’s War (2002)
Aynen A Few Good Men gibi, ülkemizde Şeref ve Cesaret adıyla gösterime giren Hart’s War da bir askeri mahkeme filmi. Bruce Willis ve Colin Farrell‘ı başrolde izlediğimiz film İkinci Dünya Savaşı döneminde geçiyor. Bir Alman esir kampında bulunan Albay McNamara (Willis), zorlu koşullar altında olsa da kamptaki en yüksek rütbeli müttefik askeri olarak adamlarını idare etmek ve askeri şereflerini korumak konusunda uğraşmaktadır. Kampın Alman komutanı Havacı Albay Visser ile arasında da psikolojik bir savaş sürmektedir. Kamptaki siyahi müttefik askerlerden biri cinayet ile suçlanınca bir askeri mahkeme kurulması kararlaştırılır. Siyahi askeri savunma görevi, hukuk fakültesi öğrencisi iken savaşa katılan genç teğmen Thomas Hart’a (Farrell) verilmiştir. McNamara’nın amacı bu mahkeme ile Viser’in dikkatini dağıtmak ve bir kaçış ve karşı saldırı organize etmektir. Hart ise duruşmaya büyük bir ciddiyetle hazırlanmakta ve müvekkilini askeri mahkemede savunmak konusunda ısrarcıdır. Hart, McNamara ve Viser arasındaki gerilimler, askeri esir kampındaki acımasız yaşam koşulları ve dönemin soğuk atmosferinin başarı ile yansıtıldığı film aksiyon, drama ve hukuk temalı bir dönem filmi izlemek isteyenler için vasatın üstünde bir yapım.
The Conspirator (2010)
Yönetmenliğini Robert Redford‘un yaptığı The Conspirator, tam anlamıyla “underrated” bir film. James McAvoy‘u başrolde izlediğimiz filmde, İskoçyalı aktöre Tom Wilkinson, Justin Long ve Evan Rachel Wood gibi isimler yardımcı rollerde eşlik ediyorlar. Amerikan İç Savaşı ve Abraham Lincoln suikastını konu alan film, dönemin uygulamalarına ışık tutan nitelikli bir hukuk filmi. Filmde Kuzey ve Güney eyaletlerinin birbirine girdiği iç savaşın son döneminde yaşanan Lincoln suikasti sonrası gerçekleştirilen yargılamalar konu ediliyor. Suikastçı Booth’a yardım ve yataklık ettiği iddia edilen Mary Surratt suikast sonrası tutuklanır. Kendisi bir pansiyon işletmecisidir ve Booth ile yardakçıları Surratt’ın pansiyonunda kalarak suikastı planlamışlardır. Birlik eyaletlerinin zaferi kesinleşmiş gibi görünse de, son güneyli general henüz teslim olmadığından ülke savaş durumundadır ve başkana suikast ile suçlanan Surratt askeri mahkemede yargılanır. Hukukun üstünlüğü adına ABD hükümeti zanlılara bir avukat atar. Kendisi de güney doğumlu olan deneyimli hukukçu ilk duruşma sonrasında dosyayı genç yardımcısı Aiken’a (McAvoy) verir. Kendisi de Kuzeyli bir iç savaş kahramanı olan Aiken, yargılama ve soruşturma derinleştikçe vatanseverliği ve hukukun üstünlüğü arasında kalır. Bu sivil kadının askeri mahkemede yargılanması doğru mudur? Bu bir yargılama mıdır? Yoksa bir tiyatro mudur? Müvekkili Mary Surratt bir tutuklu mudur? Yoksa arasında Surratt’ın oğlunun da olduğu diğer komplocuların teslim olması için tutulan bir esir midir? Aiken, gönülsüzce üstlendiği davada Surratt’ın savunması için zamanla kendisini büyük bir mücadelenin içerisinde bulur. Dönemin atmosferini başarıyla yansıtan, izleyiciyi sıkmayan, teatral performansı yüksek bir film The Conspirator. Nispeten kıyıda köşede kalmış ve az bilinen bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Hem Amerikan iç savaşı hakkında bilgi edinebilir hem de hukuk temalı film açlığınızı giderebilirsiniz.
J’Accuse (2019)
Uluslararası piyasalara An Officer and a Spy adıyla verilen ve yönetmen koltuğunda usta isim Roman Polanski‘nin oturduğu film, modern Fransız askeri ve siyasal tarihinin en önemli olaylarından Dreyfuss yargılamasını konu ediniyor. Kısaca filmin arka planındaki olayları özetlemek gerekirse; tarihler 1894‘ü gösterirken genç bir Fransız yüzbaşı olan Alfred Dreyfuss Almanlar’a bilgi sızdırdığı iddiası ile tutuklanır ve vatana ihanet suçuyla yargılanır. Yargılama sonucunda vatana ihanetten suçlu bulunan Dreyfuss ömür boyu hapis cezasına mahkum edilir. Olay Fransa ve Avrupa gündemine oturur. Yargılama usulü, delil yetersizlikleri gibi sebepler, pek çok kişide Dreyfuss’un bir günah keçisi olarak seçildiği düşüncesini doğurur. Emile Zola gibi önde gelen aydın ve entelektüeller o dönem Dreyfuss yargılamalarını ciddi bir biçimde eleştirmişlerdir. Başrolde Jean Dujardin‘i izlediğimiz filmde o dönemi anlatıyor. Dujardin tarafından canlandırılan ve Dreyfuss’u takip etmekle görevlendirilen karşı istihbarat subayı Picquart, Dreyfuss’u başarı ile içeri attırdıktan sonra Almanlar’a bilgi sızıntısının devam ettiğini fark eder. Soruşturmasını derinleştirdikçe kendi yaşamını ve kariyerini de tehdit edecek bir ihanet ve entrika sarmalının içerisine çekildiğini anlar. Dönemin siyasi atmosferini başarı ile yansıtan film, oyunculuk, kostümler ve genel olarak sanat yönetimi konusunda da son derece başarılı. Esasen İngilizce ve Hollywood filmi olarak çekilmesi düşünülen yapım, vergi teşvikleri ve Polanski faktörü sayesinde Paris’te ve Fransız aktörler ile Fransızca çekilince son derece gerçekçi ve başarılı bir yapım ortaya çıkmış. Hem tarihsel hem de adli açıdan tavsiye edebileceğim kaliteli bir film J’Accuse. Film ile ilgili ayrıntılı incelememi buradan okuyabilirsiniz.
