Küçük Amerikalaştıramadıklarımızdan mısınız?

Sürekli siyasetçiler ülkemizi “Küçük Amerika” yapmak isteyip durdular.  Öyle ya. ABD, “gomünizim”  ile savaşta ülkemizin ne büyük dostu olmuştu. ABD olmasa Stalin’in çizmesini yalıyor olabilirdik. Gerçek bir dost idi ABD. İngiliz oyunları, Moskof kalleşliği, Ermeni köpekliği, Yunan alçaklığı ABD’de mevcut değildir. Candır ABD can ! Biz de bu dostumuz gibi olmalıydık. Her mahalleden  bir milyoner çıkarma çabaları, herkese iki anahtar vaad etmeler, eğitimde sağlıkta hukukta ABD modellerinin arkası kesilmedi. ABD, memleket siyasetinde her zaman büyük bir önem taşıdı. Bizim gibi başka ülkeler de var mı bilmiyorum ABD’nin bu kadar gündemde, bu kadar etkili olduğu.

Her ağzını açan siyasetçi, yorumcu, örneklerini ABD’den verdiler. Siyasetçilerimiz seçim kampanyalarının bir bölümünü ABD’de kapalı kapılar ardında gerçekleştirdiler. AKP ABD ile başarılı bir işbirliği geliştirerek iktidara geldi ve iktidarını sağlamlaştırdı. CHP, KK yönetiminde sürekli olarak ABD’ye heyetler göndermekte ve “biraz da biz sürelim, onlar çok bindi”  demekte mesela şu günlerde. Çeşitli CHP kurmaylarının sık sık gerçekleştirdikleri Washington ziyaretleri medyada fazla yer bulmuyor elbette.

ABD başkanının bu memleketi ziyareti her zaman büyük olay olur. ABD filmlerinde bir şehrimizin, yemeğimizin adı geçmesi, bir oyuncumuzun ABD filminde kellesinin ufak bir rolde gözükmesi magazin basınımıza 1 ay yeter. Buraya kadar kabullenmiştik, bağrımıza taş basıp acımızı içimize atıyorduk. Fakat memleketimizde son yıllarda görülen ve halkı doğrudan etkileyen gelişmeler, gerçekten küçük ABD olma yolunda ilerlediğimizi gösteriyor.

 

1. Ekonomi 

Bir ülkede, halk büyük şirketler karşısında ne kadar güçsüz ve aciz ise, bence o ülkede kapitalizm o kadar güçlüdür. Son 20 yıla baktığımda, ülkemizde şirketlerin önemli oranda güç kazandığını, rekabet kurumu, düzenleme kurulları,tüketici hakları vb. düzenlemelerin ise ziyadesiyle göstermelik kaldığını görmekteyiz. Karşıtı olmadığım özelleştirme furyası, son 20 yılda gene büyük bir ivme kazandı. Karşıtı olduğum husus ise, devlet tekellerinin özel sektör tekellerin dönüştürülmesi ve karlı kamu kurumlarının bir kaç senelik ciroları pahasına elden çıkarılmasıdır. Bu özel sektör tekellerinin günümüzde elde tuttukları güç ortadadır. En güzel örnek olarak Türk Telekom ve TTNET karşımızda duruyor. Milyonlarca insan problemlerden, sıkıntılardan, Avrupa ve Asya ülkelerine oranla yüksek fiyatlardan şiakyet edip duruyor. Değişen hiç birşey yok. Internet sektörü TTNET ve Super Online’ın elinde. İstedikleri fiyatlardan istedikleri kotayı belirlemekte, istedikleri şekilde internet hizmeti vermekteler. Yakın zamana kadar telefonsuz internet almak mümkün değildi bu ülkede. Bugun almanız mümkün ama TTNET ve T.Telekom yine size aynı fiyatı verecekler Yalın ADSL uygulamasında. Telefon hattı alsanız da almasanız da aynı fiyata geliyor eve internet. Güzel değil mi?

Akaryakıt sektöründe EPDK bir süre önce fiyatları serbest bıraktı. Ülkede onlarca akaryakıt sağlayıcısı var. Kaç benzin istasyonunda fiyat farkı görebiliyorsunuz? Aynı bölgede satış yapan firmaların hepsi birbirine çok yakın litre başı fiyatlar vermekteler. Bariz bir anlaşma olduğu ortada. O halde Rekabet Kurumu ne işe yarar bu memlekette ?

Elektrik dağıtım özelleştirmeleri hızla gerçekleştiriliyor. Artık elektrik tedarikimiz de özel sektörün elinde. Bu özelleştirmeler kamu tekelinin özel sektör tekeline dönüşmesinden başka ne işe yarayacak?  Birleşik Devletler geçtiğimiz yıllarda Elektrik ve Gaz dağıtımlarındaki aşırı özelleştirme politikalarının cezasını çeşitli olaylarla çekti. ENRON skandalı da bu olaylar ile ilişkili. Özel enerji dağıtım şirketlerinin piyasaları nasıl manipüle ettiğini, bilinçli kesintiler ile elektrik fiyatlarını nasıl yükselttiğini detayları ile burada okuyabilirsiniz. Bu özelleştirme çılgınlığı tehlikelidir ve kanımca uzun vadede halkın aleyhinedir. Devletin yönetim de bir kısım hissesini koruması ve bu tarz kurumların titizlikle özelleştirilmesi gerektiği kanısındayım. EPDK burada denetimi sağlayabilecek mi önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Bence Türkiye enerji dağıtımı ve temini hususlarında uzun vadede sıkıntı yaşayabilecek bir ülke. Olan ise gene vatandaşa olacak. Aynen ABD’de her zaman olduğu gibi.

Bankacılık sektörü ülkemizde yıllardır çeşitli eleştiriler alıyor. 2001 krizinden sonra kaliteli bir şekilde yapılanan, finansal olarak dünya devlerine taş çıkartan Türkiye Bankaları, insanlardan aldıkları çeşitli işlem ücretleri ile büyük tepki toplamaktalar. Bu ücretler artık yılda milyar dolarlar barajını aştı ve bankaların vazgeçemeyecekleri kalemler haline geldiler. Halkın isyanına, yargı kararlarına rağmen ne oluyor. Bir havale 35Tl olabiliyor. Bir kredi kartı size yıllık 70TL’ye patlayabiliyor. Internet şubelerinde dahi anormal işlem ücretleri gerçekleşebiliyor. Hepsi ne için? Hepsi daha kaliteli hizmet, daha fazla kar, daha güçlü kapitalizm için. BDDK başkanı arada sırada çıkıp kukla misali ezberlediklerini okumaktan, bankaları yarım ağızla uyarmaktan başka ne yaptı allah aşkına? Ne zaman bankaların üzerine (vatandaşın yararına) ciddi bir şekilde gidebildiğini, ciddi cezalar kesebildiğini gördük? Onun tek uğraşı, 2001 krizinin tekrar yaşanmaması bankaların elinden gelebildiğince güçlü olması. Esasında bankalara ve ülkesine hizmet ediyor. Vatandaşa bir faydası yok. ABD’de de 2008 finansal krizinden sonra fatura vatandaşa kesildi. 700 milyar dolarlık paket ile bankalar, GM, finans kurumları kurtarıldı. Muhteşem başkan Obama, ABD finans sektörünün batmasına seyirci kalamadı ve daha sonraki ek paketlerle yaklaşık 1 Trilyon dolar değerinde ABD vatandaşlarının vergisini, bankalara aktardı. Biz de ufak ufak işlem ücretleri ile bankalarımızı zengin etmekteyiz. Güçlü bankacılık güçlü Türkiye !

Kar getiren pek çok kamu kurumumuz özel sektörün insafına terkedildiler. Devletin para basan kasası olan Tekel’in içki ve sigara bölümleri parçalanarak yok pahasına satıldı. İşte AKP’nin 8 yıllık özelleştirme bilançosu. Bakan Mehmet Şimşek’in kendi yanıtı :

1 Ocak 2002 ile 31 Mayıs 2010 tarihleri arasındaki dönemde Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından gerçekleştirilen uygulamalar çerçevesinde, 57 kuruluşta bulunan kamu hisseleri ve 51 işletmenin hisse/varlık satış/devir yoluyla özelleştirildiğini bildirdi. Özelleştirilen 31 kuruluş ile varlık satış/devri yoluyla özelleştirilen 51 tesis ve işletmede devir tarihleri itibarıyla kapsam içi statüde çalışan personel sayısının 27 bin 877 olduğu belirlendi. Bu personelden 18’i hisse/varlıkların alıcılara devrinden önce emekliye ayrıldı, 12 bin 672’si iş akitleri devir tarihlerinde feshedildi, 15 bin 187’si ise özelleştirilen şirkette kaldı. Bu uygulamalara ilişkin olarak 31 milyar 206 milyon 456 bin 438 ABD Dolarlık kısmı anapara, 397 milyon 174 bin 347 ABD Dolarlık kısmı da faiz olmak üzere toplam 31 milyar 603 milyon 630 bin 785 ABD Doları tahsilat yapılmıştır. Söz konusu dönemde ayrıca, 2002’den önceki dönem özelleştirme uygulamaları ile ilgili olarak 407 milyon 529 bin 975 ABD Doları taksit tahsilatı yapılmış ve bu suretle 1 Ocak 2002- 31 Mayıs 2010 dönemi toplam tahsilat tutarı 32 milyar 11 milyon 160 bin 760 ABD Doları olmuştur.”

Verimsiz, hantal kamu işletmelerinin özelleştirilmesine karşı değilim. Fakat Türk Telekom, TEKEL, Milli Piyango, Otoyol ve köprüler (sıra bunlara geliyor) gibi adeta para basan kamu kurumlarının yok pahasına satıldığını görmek, daha sonra bu kurumların özel sektör tekeli olarak vatandaşın sırtına binmesini izlemek içimi acıtıyor. Bu aynen ABD örneğidir. Özel sektörün giriş engeli yüksek olan sektörlerde korkunç fiyatlar ile vatandaşları ezmesi bir ABD modelidir. GSM sektöründe fiyatlar ABD’de oldukça pahalıdır örneğin. Benzer şekilde evinize Internet bağlatmak isterseniz ABD’de da Avrupa ve Asya ortalamasının çok üzerinde paralar ödersiniz. Ülkemizde gerçekleşen uygulama da bununla ilişkilendirilebilir. Yeni özel sektör tekelleri, oligopolleri ve kartelleri pek çok alanda vatandaşın kanını emmektedir.

Sonuçta devlet kaybettiği gelirlerden vazgeçmiyor. TEKEL özelleştirildikten sonra sigara ve içkideki vergi artışlarına dikkat çekmek istiyorum. Kamu artık üretimden kazanamadığı parayı dolaylı olarak vergilerden elde etmek durumunda kalıyor. Internet, telefon vb. hizmetlerdeki ÖTV vicdansızlıktan başka bir şey değildir. İletişim bir haktır. Devletin ve özel sektöründe insafsızlıkta kol kola girmesi ABD örneğidir.

Ülkenin kaymak tabakasındaki bir kesimin sürekli olarak servetini artırması, orta-üst seviyede belli inançlara sahip bir kesimin kısa sürede zenginleşmesi, buna rağmen halkın geri kalan kısmının yüksek akaryakıt, enerji, gıda ve barınma fiyatları ile başbaşa kalması, yaşam seviyesinin yerinde sayması maalesef ülkemizin son yıllardaki bir durumudur. TÜİK’in ölçtüğü enflasyon oranına ilişkin olarak elde edilen maaş zamları maalesef halkın ezilmesine sebep olmaktadır. Maaş zamları belirli gıda, barınma, ısınma fiyatlarına endekslenirse ancak o zaman vatandaşlar hak ettikleri zamları alabilirler diye düşünmekteyim.

2.Sağlık ve Sosyal Güvenlik

Sağlık ve sosyal güvenlik sistemimizde yapılan reformlar yeni değil. Siyasilerin bir iktidar aracı olarak erken emeklilik vb. enstrümanları kullanması, ilaç şirketlerinin ve doktorların suistimalleri, vatandaşların yeşil kart vb. sistemleri suistimal etmesi, önleyici sağlık hizmetlerinin yetersizliği gibi  nedenlerle daha önce büyük açıklar veren sosyal güvenlik sistemimizdeki gediklerin kapatılması gene vatandaşın aleyhine işlemekte. Sosyal güvenlik sistemindeki açıklar sağlık reformu ile birleşince, sosyal devlet ilkesi geri planda kaldı. Esasında artık sosyal devletten söz etmemiz zor.

Öncelikle, katkı payı uygulaması geldi ve hali hazırda sigorta primi ödeyen bireylerin hastanelerde muayene olmak istedikleri zaman ceplerinden para çıkması sağlandı. Payın 3,5,8 TL olması ilk bakışta fazla tepki çekmiyor. Fakat üniversite harçlarının da bu şekilde cüzi meblağlar ile başladığını ve bugunlere geldiğini hatırlatalım. Sağlık sistemindeki bir diğer gelişme ise elbette özel hastanelerin teşviki ve mantar gibi türeyen özel hastaneler. Uzun vadede Sağlık Bakanlığı, hastane işletmekten çekilmek ve sektörde düzenleyici olarak rol oynamak istiyor. Devletin sağlık sektöründen çekilmesi, vatandaşarı yerel idarecilerin ve özel sektörün insafına bırakması uzun vadede son derece tehlikelidir ve ABD modelidir. Şu anda dahi özel hastanelerin acil servisine gittiğiniz zaman tedaviden önce suratınıza senetler uzatılmaktadır. Özel sektör sağlık sistemini tamamen ele geçirdiğinde tam olarak küçük amerika olabiliriz. Küçük ABD olduğumuzda neler olacağını merak edenler Sicko filmini izleyebilirler. Bu sistemde hem sosyal güvenlik hem de sağlık sektöründe özel sektör hakimdir. Sigorta şirketinin gerekli görmediği, onaylamadığı tedavileri alamazsınız. Deneysel tedavilere para ödenmez. Zaten ölme ihtimaliniz  yüksek ise, hastalığınız ilerlemişse hastaneden şutlanırsınız zira özel sigorta şirketi ödemeyi, özel hastane parasız tedaviyi reddeder. Sözlerimi sağlık ve sosyal güvenlik sektöründe özelleşmenin korkunçluğu ile tamamlamak istiyorum. Devlet eğer fakir fukaraya sırtını döner ve onları özel sektörün insafına terk ederse – ki o süreç başlamış görünüyor- bundan etkilenen alt ve orta sınıf olacaktır. 2002 sonrası zenginleşen muhafazakar orta-üst kesim, her devrin adamı olan Anadolu kaplanları, koltuk kovalayıcı orta-üst düzey devlet memurları gene gönül rahatlığı  içinde günlerini gün edebilirler. Ezilenler gene en alttakiler, emekçiler, memurlar, ücretli çalışanlar olacaktır. İsterseniz biraz da herkesin “seve  seve” dahil olmak zorunda olduğu Genel Sağlık Sigortası sisteminden bahsedelim. Bu sistem ile – önemli bir kısmı sülük gibi tüm ülkenin kanını emen- 1.5 milyon yeşil kartlıya da prim ödeme zorunluluğu gelmesi bizce olumlu bir gelişme. Bunun dışında ise sistem ile alakalı olarak yazılıp çizilenlerden alıntılar yapmak istiyorum.

Genel Sağlık Sigortası (GSS) ile artık

– T.C. vatandaşı olan,

– 18 yaşını (Üniv. okuyorsa 25 yaşını) doldurmuş olan

– Eşe tâbi olmayan ve

– Hane başına elde edilen gelir hanehalkına bölündüğünde kişi başına düşen geliri brüt asgari ücretin 1/3′ünü aşan herkes, aylık 35 TL’den başlayan sağlık sigortası primi ödemek zorunda kalacak(1).

Zorunda” diyorum, aslında bu tahsilatın sağlık hizmeti alıp almamak istemekle bir âlâkası yok. Her ay bu prim borcu otomatik olarak hanenize yazılacak ve diyelim 10 ay ödemezseniz, faiziyle birlikte sizden tahsil edilecek. Bu süre zarfında sağlık hizmeti de alamayacaksınız. Yani aylık 290 TL geliriniz varsa, prim ödemeden neredeyse Acil’e bile gidemeyeceksiniz.  Peki daha önce nasıldı? Çok daha iyi değildi elbette, lâkin sayıları 1.7 milyonu bulan bir Yeşil Kartlı zümre vardı. Bunlar dışında da her türlü güvenceden yoksun milyonlar zaten herhangi bir sağlık hizmetinden faydalanamıyorlardı. Şimdi bu iki kesimden ilkinin hakları tırpanlanmakta, ikincisi ise sisteme “seve seve” dâhil edilmekte… Pazarlama açısından baktığımızda gerçekten başarılı bir PR çalışması var: “Tüm vatandaşlar SGK şemsiyesi altına alınıyor”… Söylenmeyen şey ise herkesin ancak belirli bir bedel ödemek şartıyla sisteme dahil edilmesi.

Kendi adınıza korkulacak bir şey olmadığını düşünebilirsiniz. Zira bir işte çalışmayan, aile yardımı ile geçinen kişilerin zaten prim ödemeyeceğini zannedebilirsiniz. Lâkin o iş öyle değil. Artık gelir testi gelire göre değil, gidere göre yapılıyor. Diyelim ki üniversite mezunu bir işsizsiniz ve aylık 500 TL kirası olan bir evde oturuyorsunuz. Babanızın çıkarttığı ek kredi kartı ile mutfak masraflarınızı karşılıyorsunuz. Kira ve kart harcamalarınız gelir olarak sayılacak ve siz otomatikman, diyelim, 700 TL gelire sahip biri olarak gözükeceksiniz. Bakiyesi, 112 TL’lik sağlık primi yükümlülüğü…

Öncelikle meseleye mikro açıdan bakalım. Şimdi, sağlık primi ödeyebileceği halde ödemeyen (moda tabirle, ‘BMW’si olan) Yeşil Kartlı’lar vara, onlardan da prim toplanmaya başlanmasına kimsenin diyecek bir sözü olamaz elbette. Lâkin elimizi vicdanımıza koymamız gerekiyor. Muhtaçlık sınırını kişi başı ayda 290 TL olarak belirlemenin temeli nedir? Diğer bir tabirle, ayda kişi başına, diyelim 300-400 TL kazanan birinden 35 TL prim istemenin neresi sosyal devlet ilkesi ile bağdaşır? Toplumda nitelikli işsizlik oranlarının %20-24′lerde gezdiği ve kişi başı aylık ortalama geliri 290 TL’den fazla olan ama asgari ücretten de az olan milyonlar olduğu gerçeği düşünüldüğünde, bu kişileri prim borçlusu haline getirmek nasıl olur da “sağlık sisteminde bir reform” olarak gösterilebilir? (1)

Sonuç olarak hakların geriye gitmesi, sosyal devlet ilkesinden tavizler verilmesi, son yıllarda gelişen büyüyen, kalkınan ve güçlenen Türkiye imajı ile ters düşmüyor mu? Devletimiz geliştikçe daha da mı ABD olacak? Vatandaşımız ABD zencileri gibi mi yaşayacak? Sosyal güvenlik sistemindeki açıkların kapatılmasına kimsenin itirazı yok ama vatandaşın boğazına yapışarak zorla sigortalı yapmak, prim ödemeyenleri hastane kapısından çevirmek hangi vicdana sığar? GSS sistemi çelişkilerle doludur. Primler her halükarda işleyecekse, o halde en azından vatandaş kapıdan çevrilmemelidir. İlerde zorla da olsa ödeyeceği prim için bugün ölüme terk edilmemelidir.

Bir diğer durum, eczacı ve doktorlar ile ilişkilidir. AKP yakın gelecekte ülkemizde de aynen ABD’de olduğu gibi marketlerde ilaç satılmasına ve eczacıların burada tezgahtar olarak çalışmasına olanak sağlayacak gibi görünmekte. Bu duruma eczacılar dışında fazla ses yükseltileceğini sanmıyorum. Doktorların ayrıcalıklı bir meslek grubu olmaktan çıkarılması, bol bol doktor yetiştirilmesi, hasta haklarının gittikçe iyileşmesi de AKP döneminde olan gelişmeler. Bunların olumlu, olumsuz yanları ile ilgili karmaşık fikirler içerisindeyim. Yorumu sizlere bırakıyorum.

Mezarda emeklilik vb. sistemlere girmiyorum bile. Türkiye artık bir sosyal devlet değil ve giderek sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerini özel sektörün insafına terk etmekte. Bu alanda da Amerika oluyoruz.

 

1- http://olcaycelik.wordpress.com/2012/01/30/bir-mit-olarak-tam-sosyal-devlet-ve-gss/

3-Eğitim

Başbakanımız dershaneleri kaldırma müjdesi verdi ama esasında bunun malum kesime boş bir gözdağı olduğunu bilmeyen yok sanırım. Üniversite harçlarının kalan kredilere göre dramatik seviyelerde arttırıldığı, özel üniversitelerin ve liselerin mantar gibi türediği ülkemizde, maalesef eğitim sistemi de iptal olmuş durumdadır.

a)Anadolu liselerinin içi AKP tarafından boşaltılmıştır. 8 yıllık eğitim saçmalığı ile önceki hükümetler tarafından ortaokul kısımları öldürülen Anadolu Liseleri,  AKP tarafından cenaze namazı ile defnedilmiştir. Anadolu Liseleri, hem mühendislik ve tıp, hem de sosyal bilimler alanlarında, yabancı dil bilen çok kaliteli nesiller yetiştirmiş kaliteli okullardır. Bu kaliteli okullar iyi derecede yabancı dil bilen ülkenin aydın kesimini yetiştirmekte uzmanlaşmıştı. Öğretmenleri sınavlar ile atanabilen kaliteli eğitimcilerdir. Tüm düz liselerin Anadolu lisesine çevrilerek,  Anadolu lisesi efsanesine son verilmesi büyük bir hatadır.

b)Lise ve ortaokullarda okutulan müfredatın içi koftur. Temel bilim felsefesi, bilim tarihi, temel matematik, fen, avrupa ve dünya coğrafyası/tarihi, Türk tarihi gibi resmi temellerden yoksun bir müfredat ile Türk eğitim sistemi yok olmaya ve dershanelerin kucağına düşmeye mahkumdur. Türk gençlerinin, en kaliteli üniversiteleri kazansalar bile, genel kültür ve yetenek hususlarında ne kadar zavallı durumda oldukları televizyon ekranlarında görünmektedir. Acilen lise ve ortaokulda sınıfta kalma sistemi geri getirilmelidir. Şu anki sistemde sınıfta kalma gibi bir durum neredeyse yoktur. Bu da velilerin ve öğrencilerin elini güçlendirmekte, eğitimcileri zor durumda bırakmaktadır. Üniversitelere bomboş gelen yüzbinler bu durumun bir göstergesidir. İvedilikle, ilk ve orta öğretim sınıf geçme sistemi değiştirilmelidir. Sınıfta kalma sistemi acilen geri getirilmelidir. Başarısız öğrenciler sınıfta bırakılmalıdır. Sınıfta kalmanın olmadığı her türlü eğitim sistemi, laubalilik ve rahatlık içinde  yok olmaya mahkumdur.

d)Vakıf kurabilen her zengin ailenin vakıf üniversitesi açmasının önüne geçilmelidir. Vakıf üniversiteleri özel üniversite olmaktan çıkarılmalı, gerçekten kaliteli eğitim veren, zengin çocuklarının üniversite bitirmesini sağlamaktan uzak üniversiteler olmalıdır.

e) Öğretmenler ve eğitmenler çuvaldızı kendilerine de batırmalıdırlar. Gezdiğim ve sınav görevi aldığım pek çok okulda kaliteli ekipmanlar, düzenli sınıflar ve donanımlar görmekteyim. Devlet, eğitim için iyi yada kötü, öyle ya da böyle kaynakları seferber etmiştir. Bu durumda, o kaynakların etkin biçimde kullanılması, öğrenciye döndürülmesi, biraz da öğretmenlerin işidir. Öğretmenlerin, maaşlarını ve özlük haklarını düşünmeyi bırakıp kendilerini işleri olan eğitim ve öğretime vermeleri gerekmektedir. Öğretmenlik ve eğitimcilik biraz da gönül işidir. Kırsal kesime atanıp 1 yılını doldurunca atama bekleyenler, öğretmenlik ahlakından uzak hal ve hareketler sergileyenler, öğretmenliği ideolojik bir tabanda gerçekleştirenler Türk eğitim sistemine zarar vermektedir. Öğretmenlerin halini görmek için herhangi bir Eğitim Fakültesi kantinine gitmeniz yeterlidir. O insanlar bir kaç sene öğretmen olarak yurdun dört bir yanına dağılacaklardır.

SONUÇ

Görüldüğü gibi, ülkemiz herşeyin para ile döndüğü, herkesin bir ev ve otomobili olduğu fakat borç içinde yüzdüğü, eğitim ve sağlık sisteminin özel sektöre emanet edildiği, sosyal devletin öldüğü bir Küçük Amerika’ya doğru adım adım gitmektedir. Bu yolda olumlu gelişmeler de olmaktadır fakat büyük resimin görülmemesi büyük bir problemdir. Neo liberalist ekonomi politikalarının sürdürülememesi durumunda fatura gene vatandaşa patlayacaktır. Eğitim ve sağlık sisteminin gittikçe daha pahalı ve zor ulaşılabilir hale gelmesi gene Anadolu insanını perişan edecektir. Siyasetçiler ve beyaz Türkler her halükarda gemilerini yürütecekler, sıkıntı gene vatandaşa yüklenecektir. Bu Anadolu insanı, ABD’deki white trash denen, sosyal güvencesi olmayan, kalitesiz okullarda eğitim gören, karavanlarda ya da küçük evlerde yaşıyan fakir halka dönüştürülecektir. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Küçük Amerika olmayı hızla başarıyoruz. Fakat bu sırada ne biz eski fakir ama mutlu günlerimize dönebileceğiz, ne de ABD eski zengin ABD olacak.

 

 

You may also like...