11/22/63 – Bir Zaman Yolculuğu ve Aşk Hikayesi

John F. Kennedy suikasti Amerikan siyasi ve toplumsal tarihi için kapanmayan bir yaradır. Kendisi ABD’nin suikaste uğrayan ilk başkanı değildi elbette. 1800’lerin büyük başkanı Abraham Lincoln’un ölümü de son derece dramatiktir. Fakat ABD’nin dünya hükümdarlığına soyunduğu ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Amerikan rüyasının tam gaz yaşandığı bir dönemde sevilen bir başkana yapılan bu suikast, modern ABD’nin toplumsal hafızasında derin izler bırakmıştır. Konu ile ilgili sayısız belgesel, film, kitap vb. eser ortaya çıkarılmıştır ve halen de teorisyenler suikast ile ilgili çalışmalarına devam etmektedir. 11.22.63 ise konuyu biraz daha farklı bir kurgu ile ele alıyor.

Yazı spoiler içerebilir.

11.22.63, zamanda geriye gidip JFK suikastını önlemeye çalışmayı takıntı haline getirmiş ihtiyar bir restoran işletmecisinin, bu görevi genç bir öğretmene devretmesini konu alıyor. Artık yaşlanan ve yıllardır yaptığı denemelerde JFK suikastını bir türlü önleyemeyen Al Templeton (Chris Cooper), bu görevi restoranının sadık müşterisi Jake Epping‘e (James Franco) devrederek son nefesini veriyor. Restoranın mutfak bölümündeki bir kapı (rabbit hole), içerisinden geçeni 1960 tarihine götürüyor. Bu esnada zaman yolcusunun suikastı önlemek için yaklaşık 3 yıllık bir zamanı var. Açılan kapıdan tekrar günümüze gelindiğinse ise, yaklaşık 2dk zaman geçmiş oluyor. Yani geçmişte ne kadar zaman geçirirseniz geçirin, şu anki zamanda 2dk’lık bir gecikme ile günümüze dönebiliyorsunuz. Dizi, bu 3 yıllık zaman dilimini 8 bölüme sığdırarak, senede 40 bölüm çekip yine de elle tutulur bir hikaye anlatmayı beceremeyen Türk dizilerine de güzel bir selam çakıyor aslında. Diziyi ülkemizde, takvim tarihlerini yazarken ABD gibi davranmayıp ayı ortaya koyduğumuzdan 22/11/63 (22.11.63) şeklinde de aratabilirsiniz malum sitelerde.

James Franco

Epping’in istemsizce başladığı zaman yolculuğu, zamanla bir aşk hikayesine ve 1960’lar ABD’sine duyulan bir özleme dönüşmekte gecikmiyor. Templeton’un kendisine sunduğu geniş arşiv ve bilgi hazinesi sayesinde hedefine ilerleyen Epping, bir taraftan da kendisini durdurmaya çalışan geçmiş ile uğraşmak zorunda kalıyor. Zira dizinin varsayımına göre geçmiş değişmemekte direniyor ve kendisini değiştirmek üzere gelecekten gelenlerin üzerine türlü aksilikler salıyor. Epping, JFK’yı kurtarmak için çıktığı görevde okulunda hademe olarak çalışan Harry’nin babasının ailesini katletmesini engellemek gibi yan işler de yapıyor. Fakat bütün bu değişikliklerin günümüzde dramatik başka sonuçlara yol açacağını ancak finalde görüyoruz.

11.22.63üzerinde titizlik ile çalışılmış bir yapım. ABD’lilerin mini-dizi dedikleri, hikayesini hızlı bir şekilde anlatıp bitiren, sanatsal yönü de güçlü olan yapımlardan. 1960’ların Amerika’sı dekorlarda, sokaklarda, kıyafetlerde ve konuşma dilinde gayet iyi yansıtılmış. Epping’in geçmişteki yemeklerin lezzetinden bahsedişi, kadınların ve erkeklerin şık giyimleri, iyi dekore edilmiş evler ve balık kuyruk tasarımlı arabaları ile dizi aynı zamanda geçmişe bir saygı duruşu niteliğinde.

Epping’in yolu, JFK suikastını engellemek isterken farklı farklı insanlar ile kesişiyor. Bunlardan bir tanesi, aşk hikayemizin temelini oluşturan Sadie Dunhill (Sarah Gadon). Muhteşem gülümsemesi ile Epping’i kendisine aşık eden Dunhill, finale yaklaşırken Epping’in suikastı önlemek için de yoldaşı oluyor aynı zamanda.

Nispeten aksiyon ve heyecan içeren ilk bölümlerinden ardından, finale yaklaşırken dizinin duygusal yanı ağır basıyor ve zaman yolculuğunun sakıncaları hakkında izleyici bilgilendirilmeye başlıyor. Epping’in çabalarının beyhude olacağı fikri izleyiciye aşılanıyor. Suikast günü giderek yaklaşırken, dizi de karakterlerinin ve hikayesinin olgunlaşmasını tamamlıyor. Esasen bir Stephen King romanından uyarlama olan 11.22.63, bu haliyle kitabi okumamış olanlar için yavan kalabilir. Zira 800 sayfalık bir kitabın 8 bölüme sığdırılması ve suikast ile ilgili esas kısmın tek bölümün yarısında kalması, olayların biraz fazla hızlı çözüldüğü hissiyatını yaratıyor gibi.

Sonuç olarak şunu söylemeliyim ki, dizi yürek burkan finali ve muhteşem sanatsal derinliği sayesinde izleyenlere hoşca vakit geçirtecektir. James Franco dışında tüm oyuncular karakterlerine uyumlu görünüyorlar. Franco, özellikle son dönemde oynadığı komedi ağırlıklı işler nedeniyle, en azından benim gözümde bu role uygun görünmedi. Takım elbise ve fötr şapka içerisinde bile 60’ların ciddiyetini göremedim kendisinde. Oyunculuğunun kötü olduğunu düşünmüyorum ama daha farklı bir isim o rolde daha iyi iş çıkarabilirdi belki. Önümüzde 1960’ların içinde yaşamış gibi duran bir Donald Draper ( Jon Hamm) örneği var zira. Franco dizinin aynı zamanda yapımcısı olduğundan, kendisini başrole yerleştirmiş olması olası görünüyor. Epping kardeşi rolünde oynayan George Mackay ve Lee Harvey Oswald’ı canlandıran Daniel Webber oyunculuğu ile dikkat çeken isimlerden. Oldukça hoş müzikleri, sanatsal yönetimi, sıkmayan hikaye anlatımı ve süresi ile 11.22.63 hem zaman yolculuğuna meraklı isimler için hem de drama severler için çok hoş bir fırsat.

James Franco kıyafetleri değişmeyi unutmuş!

Dizinin eksileri de yok değil. İlk 5-6 bölüm boyunca izlediğimiz olayların esas amaçtan uzak olması, Epping’in yer yer salaklık seviyesine varan hataları, zaman yolculuğunun olumsuz sonuçları ile ilgili bilgileri finale bırakması ve Kennedy’li alternatif ABD ile ilgili kurgular bence eksi olarak değerlendirilebilir. Templeton’un onlarca kez tavşan deliğinden geçmesina rağmen, aslında yaşananları değiştirmenin zamanda olumsuz kırılmalara yol açacağını anlamaması ve ısrarla Epping’i göreve yollaması dizinin bence en büyük eksisi. Finalde insan “ne gerek vardı?” diye soruyor ister istemez. Zaman yolculuğunun paradoksal sıkıntılarından dolayı bu konu ile ilgili yapımlar daima sıkıntılı bir çizgide bulurlar kendilerini. Bu durum 11.22.63’te de aynen devam ediyor. Dizinin yolculuk ile ilgili varsayımları ve arka plandaki kurgusu çok sağlam işlemiyor sanki. Zira işlerin ilk bölümde Templeton’ın anlattığı gibi yüremediğini ancak finale doğru anlıyoruz.

Fakat bütün bunlar, hoş bir drama mini-dizisi için kabul edilebilir şeyler. Fazla vaktinizi almayacak, finali ile gözlerinizi dolduracak, 1960’ların klas havasını içinize çekebileceğiniz bir yapım arıyorsanız, fikir babası Stephen King olan 11.22.63 tam size göre. İyi seyirler. Suikastın gerçek görüntüsünü (Zapruder) de aşağıya koyuyorum. İlgilenenler izleyebilir.

SPSS Alternatifleri

IBM tarafından satın alınan ünlü sosyal bilimciler için istatistik yazılımı SPSS, alanında lider ve bu işler için akla gelen ilk ürünlerden bir tanesi. SPSS‘in en önemli avantajlarından bir tanesi, artık bir klasik haline gelmiş arabirimi sayesinde, öğrenmenin kolay oluşu. Öğrenmedeki kolaylık, aslında biraz da SPSS için pek çok ücretli ve ücretsiz yardım dökümantasyonu bulabilmekten ileri geliyor. SPSS ile çalışmak isteyen bir araştırmacı, gerekli analizleri ve raporlamaları nasıl yapacağına ilişkin olarak pek çok kaynaktan veri bulabiliyor. Ücretsiz rehber siteleri, ücretli danışmanlık hizmetleri ve piyasadaki hakim konumu, tüm kusurlarına ve berbat görünen çıktılarına rağmen SPSS ile çalışmayı avantajlı kılıyor. SPSS‘in en önemli dezavantajı ise fiyatı.

Kullanıcı başına yaklaşık 1200 dolardan başlayan lisans bedelleri nedeniyle, SPSS özellikle bireysel araştırmacılar için oldukça pahalı bir seçenek. Bu fiyat meselesi nedeniyle SPSS alternatifleri aramak mantıklı olabiliyor. IBM’in bazı ülkelerde sunduğu ucuz öğrenci fiyatlarının Türkiye’de sunmaması da Türk araştırmacılar için SPSS’in maliyetini arttırıyor. Araştırmacılar için SPSS’e uygun fiyatlı ulaşmanın bir kaç yolu var.

  1. Akademik kurumların toplu lisanslarından faydalanmak. Pek çok üniversite, SPSS lisansını kendi kampüsünde ve internet altyapısında çalışacak şekilde satın alıyor. Herhangi bir üniversiteye çalışan ya da öğrenci olarak bağlı biriyseniz bu lisanlardan kampüs içerisinde ya da üniversitenizin internet altyapısına Proxy ile bağlanarak erişebilirsiniz. Konu hakkında daha fazla bilgi için üniversitenizin bilgi işlem biriminden bilgi almalısınız.
  2. Eğer mümkünatı varsa bir öğrenci lisansı edinmek. Öğrenci lisanları çok daha ucuz. Türkiye’de verilmiyor fakat belki gelişmiş ülkelerdeki öğrencilerden satın alınabilir. Bunun teknik açıdan mümkün olup olmadığının araştırılması gerekiyor.
  3. Pek çok kullanıcı ise SPSS kullanmak için illegal olan yolları deniyor. Crack, keygen, serial, lisanslama aracını devre dışı bırakma gibi yöntemler ile SPSS yazılımını kullanan binlerce insan var. Bunun yasal sakıncaları bir yana, SPSS’in lisanslama korumasını geçmek ya da seri numarası üretmek için kodlanan yazılımlar genelde bilgisayarlar için de zararlı başka virüsleri ve trojanları bünyelerinde barındırabiliyor. Bu nedenle, bu yolu kesinlikle önermiyorum. Yasadışı bir iş yapmanın yanısıra, bilgisayarınıza zarar verebilir ve kişisel verilerinizi üçüncü şahısların eline teslim edebilirsiniz.

Pek çok kişinin bilmediği ise, aslında bu tarz veri setleri ile çalışmak için SPSS’in şart olmadığı. SPSS’in yaptığı pek çok işin altından kalkabilen, açık kaynak kodlu ve ücretsiz alternatifler mevcut. İşte bu yazımda, bu alternatiflerden bir kaçı üzerinde durmak istiyorum. Hepsinin kendine göre avantajları ve dezavantajları var elbette. Fakat yasal bir yazılım kullanmanın ve açık kaynak kodlarını desteklemenin getirdiği huzur ile belki bu eksiklikleri görmezden gelebilirsiniz. Bu programların hepside gönüllü geliştiriciler grupları tarafından düzenli olarak iyileştiriliyor ve yeni özellikler ekleniyor. Linux, Mac ve Windows desteği de sunan bu yazılımlar ile, belki de bundan sonra yasadışı yollara başvurmadan istatistiksel problemlerinizi çözebilirsiniz. Lafı daha fazla uzatmadan bu programların neler olduğunu ve nasıl çalıştıklarını anlatmaya başlayalım.

1.PSPP

Adından anlaşılacağı üzere, PSPP tam bir SPSS klonu. Oldukça umut verici bir proje aslında. Uzun yıllardır geliştirilmesi devam eden kaliteli bir yazılım PSPP. SPSS kadar fazla sistem kaynaklarını tüketmiyor, tamamen ücretsiz. PSPP’nin temel özellikleri aşağıdaki gibi (PSSP Web sitesinden çevirilmiştir).

PSPP’den bir görüntü

  • 1 Milyar’dan fazla değişkeni destekleme
  • Terminal üzerinden ya da grafik arabirimi ile çalışabilme
  • Metin, postscript, pdfopendocument ya da html formatında çıktılar verebilme
  • GnumericLibreOfficeOpenOffice.Org gibi yazılımlar ile tam uyum
  • Excel’den, metin dosyalarından ve veritabanlarından kolaylıkla data import edebilme.
  • Birden fazla veri setini aynı anda işleyebilme, düzenleme ve birleştirebilme
  • Farklı karakter setlerini destekleme
  • Çok büyük veri setleri ile çalışırken bile stabil kalma
  • Lisans bedeli yok
  • Son kullanma tarihi ve etik olmayan son kullanıcı sözleşmeleri yok
  • Detaylı bir kılavuz.
  • fully indexed user manual.
  • GPLv3 ile lisanslanmış
  • Taşınabilirlik. Birden fazla işletim sistemi ve bilgisayarda çalışabilrme.

Yukarıdan da görüldüğü gibi PSPP tamamen ücretsiz bir SPSS alternatifi. SPSS’in yaptığı işlerin %90’ının PSPP ile yapabilirsiniz. Menü tasarımlarından, fonksiyonların yerlerine kadar herşeyi ile SPSS’in bir klonu PSPP. Sistem kaynaklarını daha az tüketmesi ve daha hızlı çalışması da cabası. Eğer hala denemediyseniz PSPP’ye mutlaka bir şans vermelisiniz. Benim yaptığım testlerde büyük veri setleri ile pek iyi çalışmadı yalnız. Zaman zaman yanıt vermedi yazılım. Büyük veri setleri için aşağıdaki alternatiflere bakabilirsiniz.

PSPP Resmi Web Sitesi

2- JASP

Kendisini “düşük kalorili bir SPSS alternatifi” olarak tanımlayan JASP, bir diğer ücretsiz SPSS alternatifi. JASP şu an 1.sürümüne ulaşmadı ve aktif olarak geliştirilme aşamasında. Windows, Mac OS ve Linux ortamlarında çalışabiliyor. Pek çok istatistiksel analize ek olarak, JASP isteyenler için temel bir yapısal eşitlik modellemesi seçeneği de sunuyor. JASP’ın arabirimi oldukça kullanışlı ve siz istatistikler ile ilgili ayarlarınızı değiştirdikçe, çıktı dosyası kendisini otomatik olarak güncelliyor. Yani eklenen her değişken için tekrar analiz yapmanıza gerek kalmıyor. Bunun gibi küçük ve hoş detayları var JASP‘ın.

JASP, SPSS ya da PSPP gibi, verilerinizi girebileceğiniz data ekranı sunmuyor. Bunun yerine verilerinizi Excel ya da başka bir ofis (örn. Libre Office yada Open Office) programında tablolara  girmeli ve JASP‘a aktarmalısınız. JASP şu istatistiki işlemlerin altından kalkabiliyor (Kendi web sitesinden). JASP’ın nasıl çalıştığını yukarıdaki videodan görebilir ve arabirim hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Pek çok araştırmacı, şu an önemli sponsorlar tarafından desteklenen JASP’a geçiyor zira SPSS’in yıllardır değişmeyen çirkin arabirimine güzel bir alternatif sunuyor.

  • Descriptive Statistics
  • Plots
  • Independent Samples T-Test
  • Paired Samples T-Test
  • One Sample T-Test
  • Levene’s Test
  • ANOVA
  • ANCOVA
  • Repeated Measures ANOVA
  • Contingency Tables
  • Pearson’s Correlation
  • Spearman Correlation
  • Kendall’s Tau-B
  • Linear Regression
  • Bayesian Indepedent Samples T-Test
  • Bayesian Paired Samples T-Test
  • Bayesian One Sample T-Test
  • Bayesian ANOVA
  • Bayesian ANCOVA
  • Bayesian Repeated Measures ANOVA
  • Bayesian Linear Regression
  • Bayesian Contingency Tables
  • Bayesian Correlation Tables

JASP Resmi Web Sitesi

 

3- R

R’in görsel çıktılarına bir örnek

Bir diğer ciddi SPSS alternafi ise “R” – The R Project for Statistical Computing. Yine ücretsiz olan R yazılımı, SPSS’in altından kalktığı pek çok işin altından kalkabiliyor ve uzun yıllardır geliştiriliyor. Bu yazılımda Mac, Linux ve Windows platformlarında çalışabiliyor. R’nin tek dezavantajı öğrenmek için ekstra çaba gerektirmesi. Oldukça komplike ve SPSS alternatifleri arasında belki de en güçlüsü olabilecek bir seçim R. Bununla birlikte, kullanımı bazı bireyler için karmaşık gelebilir. R makaleleriniz ve çalışmalarınız oldukça kaliteli çıktı dosyaları sunabiliyor. Görsel olarak da zengin olan bu çıktılar ile sonuçlarınızı daha somut bir şekilde gösterebilirsiniz. R hakkında daha fazla bilgi edinmek ve indirmek için ana sayfasını ziyaret etmenizi öneririm.

R Resmi Web Sitesi

——————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————-

Şimdilik bu kadar. Bu yazının, araştırmacılara ve bilim insanlarına, açık kaynak kodlu ve/veya ücretsiz yazılım düşüncesine faydalı olması dileğiyle. İleride fırsat buldukça burayı güncelleyeceğim. Başta SOFA olmak üzere başka SPSS alternatifleri de var elbette. Hem ücretsiz yazılımlara destek olmak, hem de korsan yazılım kullanımını engellemek için de bu yazının işe yarayabileceğini umuyorum.  İlk defa bir SPSS alternatifi kullanacaklara önerim PSPP ile başlamaları. JASP büyük bir devrimsel arayüz sunuyor. Fakat verilerinizi Excel’e girmeniz gerekiyor ya da başka bir SPSS veri dosyasınan içe aktarmalısınız. Bu yazılımlara bir şans verin derim. Sizleri yarı yolda bırakmayacaklar.

Sizin de eklemek istediğiniz alternatifler varsa forumu kullanabilir ve diğer ziyaretçilerimizi bilgilendirebilirsiniz.

Mou Gaan Dou Film İncelemesi

Kirli İşler Film İncelemesi

Bugün, hak ettiği şöhretin çok daha azını elde edebilmiş bir filmi, daha doğrusu bir üçlemenin ilk filmini inceliyoruz. Ülkemizde Kirli İşler ya da İçişleri adıyla bilinen, pek hoş bir polisiye-casusluk filmini ele alıyoruz.

Başrollerinde Andy LauTony Chiu Wai Leung ve Anthony Chau-Sang Wong gibi uzak doğu sinemasının güçlü isimlerini gördüğümüz film, bir çete liderinin, emrindeki çocukları polis okuluna sokması ile başlıyor. Okulun idealist eğitimcilerinden müfettiş Wong, çete liderinin akademiye soktuğu öğrencilerden birini (Chen Wing Yan) kendi safına çekmeyi başarıyor ve polis okulundan (göstermelik olarak) atarak, polis muhbiri olarak yer altı dünyasına gönderiyor. Bir diğer mafya elemanı ise, kendisini akademiye sokan mafyaya sadakatle bağlı bir şekilde polislik görevine devam ediyor ve büyük bir ivme ile polis teşkilatında basamakları tırmanıyor.

İçişleri

Yaklaşık 10 yıl sonra ise, bu iki köstebeğin yolları kesişiyor. Yani, mafyanın polis teşkilatındaki köstebeği ve polisin mafya içindeki köstebeği, birbirlerinden haberdar oluyorlar. İki taraf da, köstebeği bulmak için yoğun bir çaba sarfederken, köstebeklerin iç dünyalarındaki çatışma da, yönetmen ve senarist tarafından başarılı bir şekilde ekrana yansıyor. Polis köstebeğinin, 10 yıllık bir yeraltı dünyası mesaisinin ardından yorgun ve ailesini kaybetmiş bir adam olduğunu görüyoruz. Tam tersine, mafyanın köstebeği ise kariyerinde hızla ilerliyor, güzel bir yuva kuruyor ve lüks bir hayat sürüyor. Bu iki karakterin çarpışmasının ardından, film muhteşem bir final ile hikayesine noktayı koyuyor. Bu iki ana karaktere olarak, Müfettiş Wong ve mafya babası Hon Sam da güçlü karakterler olarak karşımıza çıkıyorlar filmde. Oyunculukları, nadiren devreye giren müzikleri, realist çekimleri ve kamera açıları ile dikkat çeken filmin hikayesi, muhtemelen bu sayfayı okuyanlara tanıdık gelecektir. Çünkü, büyük ses getiren üçlemenin ilk filmini, ünlü yönetmen Martin ScorseseThe Departed adıyla Hollywood’a uyarladı. Film 2007 yılında 4 Oscar ödülü alarak büyük başarı kazandı ve orijinal filmin şöhretini fazlasıyla geride bıraktı.

Kaliteli oyunculukları, güçlü hikaye anlatımı ve senaryosu ile dikkat çeken film, klişelere girmeden güçlü olay örgüsünü anlatarak seyircinin dikkatini çekmeyi başarıyor. Uzakdoğu’dan çıkan en iyi filmlerden biri oluyor böylelikle.

Mou-Gaan-Dou Poster

Infernal Affairs ve The Departed

Son günlerde, Kirli İşler, tekrar Türkiye gündeminde zira filmin bir uyarlaması da Show TV ekranlarında dizi olarak dönmekte. Dizinin adı “İçerde“. Başrollerinde Çağatay UlusoyÇetin TekindorAras Bulut İynemli gibi isimlerin olduğu dizi, mafya için polise ve polis için mafyaya sızan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Filmin yerli uyarlamasında, Türk dizi ekranlarının olmazsa olmazı olan aşk hikayeleri ve kardeşlik unsuru da ana hikaye akışına eklenmiş gibi duruyor. Dizinin yönetmenliğini Ezel ile hatırladığımız Uluç Bayraktar, yapımcılığını ise Ay Yapım üstleniyor. İlk iki bölüm itibariyle, Türk dizi sektörünün standartlarına göre fena bir dizi değil “İçerde”. Fakat orijinal filmin kalitesine ulaşması için daha iyi oyunculuklar, daha az müzik, daha kısa bölüm süreleri ve daha iyi bir hikaye anlatımı gerekiyor.

İzleyicinin ne yapması lazım? Öncelikle, Hong-Kong sinemasının başarılı örneklerinden olan Mou Gaan Dou üçlemesinin izlenmesi gerekiyor. Daha sonra, ilk filmin ABD uyarlaması The Departed, son olarak ise yerli dizi İçerde takip edilebilir. İçerde, aşk ve drama dizileri arasında boğulduğumuz şu günlerde ekranlarımıza düşen bir çöl vahası niteliğinde. Uyarlandığı film olan Mou Gaan Dou, harika senaryosunu Budizm felsefesi ile yoğurarak, klişelerden uzak bir hikaye anlatmayı başaran harika bir uzak doğu yapımı. Polisiye-casusluk sevenlerin mutlaka göz atması lazım bu filme.

Cehennem Silahı – TV Dizisi

Lethal Weapon (Cehennem Silahı)

80’lerin ve 90’ların polisiye-aksiyon klasiği Cehennem Silahı, Fox tarafından bir dizi olarak tekrar uyarlanıyor. O dönem, karakter olarak uyumsuz polislerin ortak olarak göreve verildikleri aksiyon komedi filmleri büyük gişe başarılarına imza atmıştı. Cehennem silahı ve Tango/Cash bu filmlerden ilk aklıma gelenleri. Başrollerinde Danny Glover ve Mel Gibson‘un oynadığı Cehennem Silahı serisi, büyük bir başarı kazanmış ve ABD polisiyelerinin en unutulmaz örneklerinden biri olarak hafızalarımıza kazınmıştı. Dizide ise, başrolleri Damon Wayans (Murtaugh) ve Clayne Crawford (Riggs) üstleniyor. Aynen filmde olduğu gibi, emekliliği yaklaşan titiz ve disiplinli dedektif Murtaugh ile karısının bir trafik kazasında kaybetmiş ve Texas’tan California’ya gönderilmiş dedektif Martin Riggs’in hikayesini izliyoruz. Murtaugh ne kadar titiz ve disiplinli ise, Riggs o kadar uçarı ve umursamaz. Karısının ölümünün ardından hayata küsen ve adeta ölmek için aksiyon arayan Riggs ile, kalp rahatsızlığı olan ve hayatta kalmak için sakin kalması gereken Murtaugh’un nasıl beraber çalıştıklarını görmenin tek yolu diziyi izlemek.

Dizi, büyük bir anlatıya sahip değil. Bizdeki Arka Sokaklar benzeri, her bölümünde bir suç şebekesinin ya da suçun araştırıldığı ve çözümlendiği nispeten basit bir senaryoya sahip. Dizide Murtaugh’un ailesi, Riggs’in acıları ve polis merkezinde yan karakterler ile hikaye zenginleştirilmeye çalışılıyor. Fox’un yeni sezonda umut bağladığı dizilerden olan Cehennem Silahı, ilk bölümleri itibariyle eğlence, aksiyon ve dramı başarıyla harmanlamayı bilmiş. Bir sonraki sezonunu büyük merakla beklediğimiz, arka planda büyük hikayelerin anlatıldığı Game of Thrones gibi dizilerin aksine, Cehennem Silahı, her bölümünde bir olayı ele alıp çözen çerezlik bir seyirlik. Gerçi henüz dizi ilk sezonun başlarında. Belki ilerleyen bölümlerde arka planda daha büyük suç örgütlerine karşı mücadeleler, birden fazla bölüme yayılan araştırmalar eklenebilir. Fakat şu haliyle de dizi izlenebilir duruyor. En azından TV başında sizi sıkmayan, iyi bir aksiyon-dram dengesi kurabilen, oyunculukların çok sırıtmadığı bir yapım var. Özellikle Martin Riggs’in sahneleri ve Murtaugh’un ailesiyle diyalogları izleyiciyi neşelendirmeyi başarıyor.

Cehennem Silahı Poster
Damon Wayans ve Clayne Crawford

Dizinin yan karakterlerini Keesha SharpKevin RahmJordana BrewsterTony Plana gibi isimler canlandırıyor. Eğer sizde akşam kafanızı dağıtacak ve yer yer güldürecek bir aksiyon arıyorsanız, Cehennem Silahı serisine bir şans verebilirsiniz. Wayans ve Crawford’un uyumu gayet iyi görünüyor. Dizinin castingi başroller için başarılı denilebilir. Güzeller güzeli Jordana Brewster’ın dizide az görünmesi biraz hayal kırıklığı yaratabilir. Kadın izleyiciler içinse Clayne Crawford yeterli bir görsellik sunuyor. Ülkemizde henüz resmi olarak gösterilmeyen dizi, Çarşamba akşamları ABD’de Fox ekranlarında yayınlanıyor.

Dizinin Resmi Web Sayfası

Half-Life:FPS Dünyasında Bir Devrim

Half-Life : PC Oyunculuğunu Kökünden Değiştiren Bir Devrim

Bugün, first person shooter oyunlarda yeni bir çığır açan, türü Quake ve Doom türevlerinin tekelinden kurtararak aksiyonu ve düşünsel beceriyi bir arada harmanlayan oyunlarla tanışmamızı sağlayan Half-Life ve ek paketleri hakkında bir şeyler yazmak istiyorum (Opposing Force ve Blue Shift).

Half-Life, o güne kadar adı sanı pek duyulmamış Valve adlı bir şirketin oyunu. Oyunun dağıtımını, o dönemlerin önde gelen oyun dağıtımcısı Sierra Studios üstlenmişti. Valve adını ise, bugün oyuncular çok yakından tanıyor. Elbetteki sektörün kaderini kökünden değiştiren ürünleri Steam sayesinde. Fakat Steam, Valve’in ilk büyük devrimi değildi. Valve, esas devrimi, 1998 yılında Half-Life adlı oyunları ile yapmıştı.

 

Protagonistimiz Gordon Freeman

Half-Life neden FPS türü için bir devrim niteliği taşıyordu?

1-Önünüze gelen her şeyi vurup devirdiğiniz diğer oyunların aksine, sıradışı bir senaryo, harika bir hikaye anlatımı ve realistik bir oynanış içeriyordu.

2-O döneme kadar bir FPS için hazırlanmış en akıllıca bölüm ve bulmaca tasarımlarını bünyesinde barındırıyordu.

3-Oyun, Quake 1 motorunun geliştirilmiş bir versiyonu ile hazırlanmasına rağmen, grafiksel olarak da döneminin en başarılı işlerinden biriydi.

4-Multiplayer modu, sıradışı silah tasarımlarının da etkisiyle büyük bir eğlence vaad ediyordu.

5-Hikayeyi, başroldeki kahramanımızın kendi gözünden “yaşıyorduk”. Diğer oyunlar ise, hikayelerini anlatmak için oyun akışını durdurarak videolar göstermeyi tercih etmekteydi. Half-Life’ta ise, herşeyi bizzat yönettiğimiz karakterinden görüyorduk ve hikayenin ilerleyişini oyun durmuyordu.

Half-Life Hikayesi

Half-Life oyununda, MIT Üniversitesinden teorik fizik doktorası almış bir bilim adamı olan Gordon Freeman‘ı canlandırıyoruz. Hikayemiz, New Mexico eyaletinde, ABD hükümeti için gizli bilimsel araştırmalar yürüten Black Mesa tesisinde geçiyor. Gordon Freeman, tüm herşeyin başladığı gün işe biraz geç kalmış, gelecek vaat eden bir araştırmacı. Anormal maddeler laboratuvarında, önemli bir test yapıldığı sırada, işler ters gidiyor ve XEN adlı bir gezegen ile Black Mesa Araştırma Tesisi arasında bir boyut açılıyor. Bu boyuttan Black Mesa tesisine geçen yaratıklar, karşılarına çıkan her şeyi öldürmeye ve tesisi yıkmaya başlıyorlar. Bu noktada biz devreye giriyoruz. Ters giden deneyde bizzat yer almış araştırmacılardan biri olarak, baygın bir halde uyanıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Üzerimizdeki koruyucu elbise, diğer bilim adamlarının ve çalışanların aksine bizi tehlikelere karşı daha korumalı kılıyor. Bu nedenle, yüzeye çıkma ve yardım çağırma / ya da bu meseleyi kökünden çözme işi bize kalıyor.

Gordon Freeman, yardım çağırmak ve bu işi çözmek için Black Mesa tesisinde gezinirken, ABD hükümetinin olayı örtbas etmek için deniz piyadelerinden oluşan özel bir ekibi (Hazardous Environment Combat Unit – HECU) görevlendirdiğini anlıyoruz. Gelen askerler, hem sağ kalan Black Mesa çalışanlarını, hem de yaratıkları öldürerek bu büyük facianın duyulmasını engelleme gayretindeler. Dr.Freeman, hem askerler hem de XEN yaratıkları arasında kalarak iki grupla da daimi olarak çatışmak zorunda kalıyor.

Fakat deniz piyadelerinin yaratıklarla baş edemeyeceğini anlamaları uzun sürmüyor. Yaratıkları Black Mesa’ya ışınlayan portal halen açık olduğundan, deniz piyadeleri sürekli olarak akın akın gelen yaratıklar ile baş edemiyor ve bir kısım arkadaşlarını da geride bırakarak çekilerek hava bombardımanı başlatıyorlar. Bir grup asker ise, nasıl bir komplo teorisinin içinde olduğunu anlayarak Black Mesa çalışanlarını ve güvenlik personelini öldürmekten vazgeçerek kendi hayatta kalma mücadelesine girişiyor.  Bu noktada derin güçler bir kez daha devreye giriyor ve tesiste kalan askerleri, çalışanları ve Gordon Freeman’i öldürmeleri için Elit Suikast Timleri yolluyorlar. Gordon Freeman, askerler, yaratıklar ve elit suikast birlikleri ile çatışırken, bir yandan da Black Mesa’nın gizemli tesislerinde bulmacalar çözerek yer yer karşılaştığı bossları ortadan kaldıracak mekanizmaları harekete geçirmeye çalışıyor. Black Mesa’da gezerken, XEN’den buraya ışınlanan yaratıkların daha önceden de bu tesiste bulunduklarını, çeşitli muhafazalar içinde deneylere tabi tutulduğunu anlıyoruz. Yani bu portal daha önce de açılmış ve Black Mesa yönetimi oradan buraya yaratıklar getirerek testlere tabi tutmuş ve halen de tutuyor(du). Bu arada, Gordon Freeman Black Mesa içerisindeki mücadelesine devam ederken, takım elbisesi ve Bond çantasıyla kendisini uzaktan gözetleyen bir memuru (G-Man) da yer yer farkediyoruz.

——————–Oyunun sonu hakkında bilgiler içerir———————–

Hayatta kalan bir grup bilim adamının, portalı kapatmak için bir çözüm önerileri olduğunu farkediyoruz. Bu bilim adamları, XEN’e açılan portalın öbür tarafını açık tutan Nihilanth adlı dev yaratığı öldürmenin tek yolunun XEN’e seyahat etmek olduğunu ve ellerinde bunu yapabilecek bir portal olduğunu söylüyorlar. Elbette bu görev için uygun tek aday biziz. Halen yaşayan bilim adamlarının ve güvenlik görevlilerinin yardımıyla, Gordon Freeman XEN adlı gezegene ışınlanır ve Nihilanth’ı yok eder. Bu noktada kendisi de baygınlık geçirir. Gözünü açan Freeman, karşısında oyun süresince yer yer karşılaştığı ama müdahale edemediği hükümet görevlisini görür. Tüm silahlarımızı alan bu görevli (G-Man), bize bir iş teklif eder. Bu noktada oyun bize 2 son sunuyor. Eğer teklifi kabul edersek, hükümet için çalışmak üzere işe alınıyoruz ve klas bir müzik eşliğinde oyunun jenerik yazıları akıyor. Eğer teklifi reddedersek, G-Man bizi kazanması imkansız olan bir savaşın içine ışınlıyor ve yine oyunun jenerik yazılarını görüyoruz. Bu sefer hükümet kayıtlarına adımız öldü olarak geçiyor.

——————–Oyunun sonu hakkında bilgiler içerir———————–

Half-Life Genel Yorumlar

Görüldüğü gibi oyun, bir sinema filmini aratmayacak derecede kaliteli bir senaryoya sahip. Bunu korkutucu ve gerilimli bir atmosfer ile harmanlayarak da oyunculara harika bir deneyim sunuyor. Kullanılan yapay zeka, ses ve görüntü efektleri, 1998 yılı için gayet iyi olarak değerlendirilebilir. Daha sonra Valve, çıkardığı HD paketi ile oyundaki silahları, dokuları ve modellemeleri de güncelleyerek nispeten daha güncel bir oyun deneyimi yaratmayı başardı.

Half-Life, sadece bir oyun olmanın ötesinde, motoru ile başka oyunlar için de geliştirme platformu oldu. Başta Counter-Strike olmak üzere, pek çok popüler modu daha sonraki yıllarda bilgisayarlarımızı meşgul etti. Baş karakter Gordon Freeman, oyun dünyasının en sessiz ama karizmatik karakterlerinden biri olmayı başardı. Oyunda karşılaştığımız güvenlikçiler, deniz piyadeleri, XEN yaratıkları ve elbette ki G-Man başlı başlarına birer fenomen oldular. Güvenlikçi Barney Calhoun ve deniz piyadesi Adrian Shephard, oyunun daha sonra çıkan genişleme paketlerinde (Opposing Force ve Blue Shift), kendi hikayelerini dahi anlattılar.

Bu yazıyı, 2017 yılında halen bu oyun efsanesini bilmeyenler, oyunları bitirmesine rağmen yeterli ingilizcesi olmadığından hikayeyi anlamayanlar ya da Counter-Strike ile her gün Half-Life’ın mirası üzerinde eğlenmesine rağmen bu büyük sanat eserinden haberi olmayanlar için yazdım. Half-Life hemen her günümüz bilgisayarında çalışabilecek, tüm ek paketleri ve HD paketi ile beraber Steam üzerinden bir kaç TL’ye alınabilecek muhteşem bir oyun klasiği. Hala bu klasiği bitirmediyseniz ve sinema filmi tadındaki maceraya atılmadıysanız, hiçbir şey için geç değil. Opposing Force ve Blue-Shift incelemeleri de yakında burada olacak.

İyi oyunlar.