Paul Lafargue – Tembellik Hakkı
TEMBELLİK HAKKI
21.Yüzyıl insanı sürekli olarak haklarından bahsetmektedir. Özel yaşamın gizliliği hakkı, insan hakları, yaşama hakkı, vergisini ödediği devletin politika ve uygulamalarını sorgulama hakkı, işçi hakları, yine vergisini veren vatandaşların devletten beklediği sosyal haklar ve sürekli olarak devam eden bir “hak arama çabası”. Kronolojik bir şekilde yakın tarihe baktığımızda orta çağdan itibaren önce yıkılan bir feodal sistem ve güçlenen merkezi krallıklar görmekteyiz. Derebeylerin koruması altında yoğun olarak tarım ve hayvancılık ile uğraşan kitleler daha sonra hükümdarların tebaası haline gelmişlerdir. Bununla birlikte toplumsal ve ekonomik zihniyetteki değişimler ile insanlar sürekli olarak daha fazla “hak” istemiş, krallıklar sembolik seviyelere indirgenerek kurulan meşrutiyet ve cumhuriyet rejimleri ile pek çok ülkede halk yönetime katılma hakkını elde etmiştir. Sanayi devriminin beraberinde getirdiği üretim ve emperyalizm yarışında ise medeniyetin beşiği sayılan Avrupa ülkelerinde dahi insanca yaşama hakkı ihmal edilmiş, kadın ve çocuk hakları hiçe sayılmış ve maalesef insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden bazıları yaşanmıştır. Bu çılgın üretim yarışı beraberinde pazar sorunlarını getirmiş ve sonucunda birkaç sanayileşmiş ülke, büyük yaşlı gezegeni aralarında bölüşemeyerek iki dünya savaşı yapmışlardır. Günümüzde işlerin ne denli farklı olduğu, nelerin değiştiği hususu biraz tartışmalıdır ve bu yazının konusu değildir. Paul Lafargue’nin “Tembellik Hakkı” isimli kitabını anlayabilmek için yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım kanımca dönemin şartlarını incelemenin yerinde olacağı kanısındayım.
Paul Lafargue’nın 1880’da yayınladığı “Çalışma Hakkına Karşı Koyma” başlıklı yazıları hem o dönem için hem de günümüz için son derece anlamlı. Sanayi devriminin, Avrupa’nın göbeğinde yaş ortalamasını 20’li yaşlara kadar çektiği, sanayi kentlerinde temiz hava solumanın imkânsız olduğu, işçi sınıfının acımasız muamelelere maruz bırakıldığı ve liberalizmin kamu yönetiminde hâkim olduğu böyle bir dönemde Paul Lafargue konuya –doğal olarak– eleştirel bir yaklaşım getiriyor. İlginç olan ise, Lafargue’nın eleştiri oklarının hedefindekiler. Lafargue sanılanın aksine eleştiri oklarını –sadece– liberalizme, burjuva sınıfına, sermaye baronlarına ve kapitalizme yöneltmiyor. Öncelikle uykudaki işçi sınıfını eleştiriyor. İşçi sınıfından, gücünün farkına varmasını istiyor. Kadınların ve çocukların ölümüne çalıştırıldığı, günlük mesainin 16 saati bulduğu dönemin Avrupa’sında, fazla üretimin getirdiği sıkıntılar nedeniyle iflaslar had safhadadır. İflas her eden atölye geride yüzlerce işsiz bırakırken, işçi sınıfı ekmeğini kaybetmemek için sürekli olarak daha düşük ücrete, daha fazla mesaiye razı olmaktadır. Bu ortamda işçiler daha fazla çalışmak için işverenlere baskı yapmakta, sırtlarında şaklayan kırbacı susturmak bir yana adeta daha fazlasını istemektedirler. Çaresizdirler. Lafargue’nin işçi sınıfından isteği Hıristiyan ahlakını ve liberal düşünceyi ayaklar altına alması ve büyük uyanışı gerçekleştirmesidir.

Eleştirilerden ahlakçılar ve kilise de nasibini alıyor. Çalışmaya karşı bakışı değiştirmek için büyük çaba sarfeden, bireylere sürekli daha çok çalışmalarını öğütleyen, geçim sağlamak için köle gibi çalışmayı ahlaki ve dini bir temele oturtmaya çalışan ruhban sınıfı Lafargue tarafından ikiyüzlülük ile suçlanmakta.
Lafargue’ın eserindeki dikkat çekici nokta, insanların hezeyan içinde sürekli olarak daha çok çalışmak istemeleri, işverenlere kendilerini çalıştırmaları ve üretime devam etmeleri için yaptıkları baskıdır. İşçi sınıfı, yaşadıkları bu hezeyanın getirdiği toplumsal bunalımın farkında değildir. İşçiler sanayicilerin, sanayiciler sermaye tefecilerinin ve toplumsal çalışma baskısının, para baronlarının kölesi konumundadır. Avrupa’da üretilen mallar dünyanın her yerine gerekirse zorla satılmakta, sürekli daha fazla mal üretilmekte ve daha fazla pazar bulmak zorlaşmaktadır.
Lafargue’ın önerisi üretimin geniş döneme yayılarak mevsimsel işsizliklere son verilmesi, imha edilen ve denizlere dökülen üretim fazlasına dur denmesi ve makine kullanımının yaygınlaştırılarak işçi sınıfının çektiği acılara bir son verilmesidir. Çalışma saatlerinin azaltıldığı ve 12 aya yayıldığı, ücretlerin makul bir seviyeye çekildiği bir ekonomide, işçiler ürettikleri malları tüketme gücü de elde edeceklerdir. Böylelikle büyük bir tüketim ordusu da oluşturulmuş olacaktır. Lafargue tüm bunların mümkün olabilmesi için günde 3 saatten fazla çalışmayı yasaklayan ve sert bir biçimde uygulanacak bir yasal tedbirden de söz etmektedir.
Bu yazı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı Yönetim Organizasyon Bilim Dalı Kapsamındaki İş Ahlakı Dersi (Prof. Dr. Fuat ERCAN) Ödevi için hazırlanmıştır. Benim şahsi yorum ve değerlendirmelerimi içermektedir. Bilgilendirme amaçlıdır. Başka bir akademik kurumda eğitim, ödev vb. amaçlarla kullanılamaz.
Genel olarak baktığımızda liberalizme ve getirilerine savaş açmış, dönemin ikiyüzlü din adamlarına ve ahlakçılarına, burjuva sınıfına ağır hakaretler getirmekten kaçınmayan, sözünü sakınmayan bir adam Lafargue. Avrupa’daki bu üretim ve çalışma çılgınlığının getirdiği sonuçları iyi gözlemlediği söylenebilir. Sosyal bir hareketin, bir uyanışın beklentisi içinde. İşçi sınıfının bu –biraz da kendi isteği– ile gördüğü kâbustan uyanmasını arzulamakta. Öte yandan getirdiği çözüm önerilerinin toplumsal ve iktisadi incelemesinin derinlemesine yapılması gerekir. Gerçekten de makineler, insanları omuzlarındaki yükten kurtarabilir, uzun zamandır çektikleri korkunç acılara son verebilir, sanayinin üretim maliyetini düşürebilir. Öte yandan bazı soruların iktisadi ve dönemin toplumsal şartları göz önüne alınarak sorulmasının yerinde olacağı kanısındayım.
- Sıkı bir biçimde denetlenen günde 3 saat çalışma yasası milletlerin sanayi yarışında geri kalmasına sebep olacağı düşünülerek siyasi olarak engellenebilir mi?
- Makinelerin pek çok işi ele aldığı bir durumda günde 3 saat çalışan bireylere ödenen ücret ne seviyede olacaktır? Kapitalistler daha az çalışma için daha fazla ya da eskisi ile aynı ücreti ödemeye razı olacak mıdır?
- Çalışmayan bireylere eğlence ve günlük ihtiyaçlar için dağıtılacak 20 Frank’ın ekonomik olarak etkisi ne olacaktır?
- Makineleşmenin artması ile gelecek olan kitlesel işsizlikler, üretimdeki kısır döngünün istihdamdaki bir kısır döngüye dönüşmesine sebep olur mu? Tembellik hakkı açısından işçilerin yoldaşı olan makineler o dönemki sıkıntıların çözümü değil kaynağı olabilir mi?
Esasında bu ve benzeri sorular çoğaltılabilir. Soruların cevaplanmasına yönelik çalışmalar kamu yönetimi, sosyoloji, iktisat gibi farklı alanları ilgilendirmekle birlikte Lafargue’ın hayalindeki “tembellik hakkı” kanımca günümüz dünyasında zor görünmektedir. Lafargue’ın ütopyası tüm dünyayı yan gelip yatmaya davet etmiyor. Üreticilerin az ve makineler ile ürettiği, tüketicilerin az tükettiği, arta kalan zamanın ise dünyevi zevklere, hobilere ayrıldığı bir dünya hayal etmekte Lafargue.
“Tembellik Hakkı”nın kulağa hoş gelen, her insanın hayalindeki bir olgu olduğunu inkâr edecek değilim. Sanırım bu biraz da aptallık olacaktır. Kim ertesi gün işe gitme derdi olmadan keyif yapmak, yiyip içmek, iyi vakit geçirmek istemez ki? Öte yandan sürekli “daha çok çalışma” fikri din adamları tarafından, devlet yönetimleri tarafından, bilim adamları tarafından
— adeta yavaş yavaş kana tesir eden bir zehir gibi — yüzyıllar boyunca insanların zihnine işlenmiştir. “Çalışmayana ekmek yok”tur artık toplumlarda. Daha fazlasını istiyorsak daha fazla çalışmalıyızdır. Çalışmak kutsaldır! Boş duranı Allah sevmez! Olaya teolojik yaklaşanlar da, bilimsel yaklaşanlar da, hırsla yanıp tutuşanlar da sürekli olarak daha fazla çalışmaktan, daha fazla üretmekten, daha iyisini yapmaktan, daha çok para kazanmaktan, daha büyük servetlerden, milli zenginlikten, çalışma ile gelen içsel huzurdan bahsedip durmuşlardır yüzyıllar boyunca. Bu çalışma çılgınlığını, kitlelerin zihinlerine bir ince dantel gibi işlemişlerdir. Bugün eserleri ile övünebilirler. Sanayi devrimi dönemindeki işçi kitlelerinin yerini günümüzün beyaz yakalı çalışanları almışlardır. Ellerindeki Blackberry telefonlar ile sürekli olarak patronları tarafından konumları ve faaliyetleri takip edilen, “şirket hattı” ile düzenli olarak merkeze rapor veren, “satış hedefi”ni tutturmak için canla başla çalışan milyonlardır onlar. Daha iyi bir sitede oturmak, daha iyi bir araba almak, yazın güneyde bir tatil yapmak ve çocuklarını kaliteli bir özel okulda okutmak isterler. Bunların hepsi çalışmaktan geçer. İçinde yaşadığı anın tadını çıkarmasının, gençliğinin, sevdikleri ile bol bol vakit geçirmesinin önemi yoktur. Kendini düşünmesi değil, geleceğe yatırım yapması ve sürekli olarak çalışması artık bir içgüdü, yerleşik bir doğa kanunu haline gelmiştir.
Lafargue takdir edilesi, nüktedan ve ileri görüşlü bir adamdır. Esasında “tembellik hakkı” olarak savunduğu şey, insanlık onuru, insan hakları, işçi sınıfı, sosyal devlet, refah devleti, toplum refahı, çevrenin korunması, hümanizm gibi pek çok anahtar kelimeyi de bünyesinde barındıran kapsamlı bir kavramdır. Sanayi devrimi döneminden günümüze kadar uzanan geniş bir zaman ölçeğinde toplumsal ve ekonomik problemlerin temeli ile de yakından ilişkilidir. Dolayısıyla tembellik hakkının zaman ve mekândan bağımsız evrensel bir arayış, iktisadi ve toplumsal bir felsefe, bir mücadele olduğu söylenebilir.
A.M. ÖZKAN
Bu yazı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı Yönetim Organizasyon Bilim Dalı Kapsamındaki İş Ahlakı Dersi (Prof. Dr. Fuat ERCAN) Ödevi için hazırlanmıştır. Benim şahsi yorum ve değerlendirmelerimi içermektedir. Bilgilendirme amaçlıdır. Başka bir akademik kurumda eğitim, ödev vb. amaçlarla kullanılamaz.
